Bir Projenin İçinde Kaybolup Kendini Bulmak: Common Grounds
Common Grounds, benim için yalnızca yeni bir ülke görmek, farklı insanlarla tanışmak ve İngilizce pratiği yapmak değildi. Macaristan’da geçirdiğim dokuz gün boyunca birlikte yaşamanın, hata yapmaktan korkmadan iletişim kurmanın, yaratıcı üretimin ve farklı insanların arasında ortak bir zemin bulmanın ne kadar dönüştürücü olabileceğini deneyimledim.

Bir Erasmus+ projesinden ne beklenir? Yeni bir ülke görmek, farklı insanlarla tanışmak, İngilizce pratiği yapmak, güzel fotoğraflarla dönmek...
Ben de Common Grounds projesine giderken aşağı yukarı bunları düşünüyordum. Fakat Macaristan’da geçirdiğim dokuz günün sonunda, bir Erasmus+ projesinin insana kazandırdıklarının bunlardan çok daha fazlası olduğunu fark ettim.
Bazen bir projenin en önemli kısmı programda yazan etkinlikler değil, etkinlikler arasında yaşananlardır. Birlikte kahvaltı etmek, birinin kelimeyi yanlış söylemesine gülmek, gece uzun uzun sohbet etmek, aynı odayı paylaşırken birbirinin alışkanlıklarını keşfetmek, anlaşamadığınız bir konuda ortak bir çözüm bulmak... Benim Common Grounds deneyimim biraz da bunların toplamıydı.
İlk günlerde herkes birbirine yabancıydı
Projeye geldiğimizde Romanya, İspanya, Litvanya, Estonya, Fransa, Macaristan ve Türkiye’den gençlerle aynı ortamda buluştuk. İlk gün hepimiz birbirimize yabancıydık. İsimleri akılda tutmaya çalışıyor, hangi ülkeden geldiğimizi soruyor, konuşacak konu bulmaya çalışıyorduk.
Üstelik iletişim dilimiz İngilizceydi. Bu durum başlangıçta biraz gergin olabiliyor. Kafanızda söylemek istediğiniz cümleyi kuruyor, doğru kelimeyi bulmaya çalışıyor ve bazen konuşmaya başlamadan önce birkaç kez düşünüyor oluyorsunuz.
Fakat kısa süre içerisinde bunun herkes için benzer olduğunu gördüm. Kimse mükemmel İngilizce konuşmak zorunda değildi. Önemli olan birbirimizi anlamaya çalışmaktı. Ve aslında iletişim böyle başladı.
Projenin en büyük etkinliği belki de birlikte yaşamaktı
Common Grounds’un bana göre en farklı taraflarından biri, insanları yalnızca etkinliklerde bir araya getirmemesi oldu. Aynı yerde kaldık, aynı odaları paylaştık, birlikte yemek yedik, birlikte şehir gezdik ve günün sonunda yine aynı insanlarla oturup sohbet ettik.
Böyle olunca insanları yalnızca ülkeleriyle tanımlamamaya başlıyorsunuz. “Fransa’dan gelen kişi”, “İspanya’dan gelen kişi” olmaktan çıkıyorlar. Bir süre sonra onları sevdikleri müziklerle, anlattıkları hikâyelerle, yaptıkları şakalarla veya kahvaltıda ne yemeyi tercih ettikleriyle hatırlıyorsunuz.
Bence kültürlerarası öğrenmenin en gerçek hâli tam olarak burada başlıyor.
Bir insan hakkında bilmek için ülkesini bilmek yetmiyor
Projede yaptığımız yaratıcı yazma etkinlikleri bu açıdan benim için oldukça anlamlıydı. Birbirimize doğrudan “Nerelisin?” diye sormak yerine, bizi biz yapan hikâyeler üzerinden kendimizi anlatmaya başladık.
Kendi hikâyemi yazarken, günlük hayatta çok fazla düşünmediğim bazı anıların aslında beni ne kadar etkilediğini fark ettim. Sonra diğer insanların hikâyelerini dinledim. Farklı ülkelerde büyümüş, farklı hayatlar yaşamış insanların bazı duygularının benimkilerle ne kadar benzer olduğunu görmek şaşırtıcıydı.
O noktada Common Grounds’un ne anlama geldiğini daha iyi anlamaya başladım. Ortak bir zemin bulmak, aynı olmak değilmiş.
Bazen en iyi fikir rastgele bir kelimeden çıkıyor
Projenin yaratıcılık odaklı günlerinden biri benim için ayrıca unutulmazdı. Kitaplardan kelimeler seçtik, rastgele kelimelerle şiirler yazdık ve farklı yöntemlerle kısa hikâyeler oluşturduk.
Normalde bir şey üretirken “İyi olacak mı?” diye düşünmek insanı durdurabiliyor. Burada ise böyle bir beklenti yoktu. Bir kelime seçiyorsunuz ve başlıyorsunuz. Sonucun mükemmel olması gerekmiyor.
Bu deneyim bana günlük hayatta da bazen fazla düşündüğümüzü gösterdi. Bazen bir şeyin ilk hâlinin kusursuz olmasına gerek yok. Başlamak ve denemek yeterli.
Budapeşte’nin projeye dahil olmadığını düşünmüştüm
Altıncı gün boş günümüz vardı ve Budapeşte’yi gezdik. Başta bunu sadece biraz dinlenmek ve şehri görmek için ayrılmış bir gün olarak düşünmüştüm. Ama aslında proje deneyiminin önemli parçalarından biri hâline geldi.
Çünkü o gün resmi bir etkinlik yoktu. Kimse bize ne yapmamız gerektiğini söylemiyordu. Kendi planımızı kendimiz yaptık. Birlikte gezdik, sohbet ettik, bazen plan değiştirdik ve şehri keşfettik.
Sanırım bir grubu gerçekten tanımak için birlikte etkinlik yapmaktan çok, plansız bir günü birlikte geçirmek daha öğretici olabiliyor.
Sokakta bir fikri anlatmak
Artivizm ve street action çalışmaları ise projenin bambaşka bir tarafını gösterdi. Sanatı yalnızca bir şey üretmek için değil, bir düşünceyi insanlara ulaştırmak için de kullanabileceğimizi deneyimledik.
Bir fikir üzerinde konuşmakla o fikri görünür hâle getirmek arasında büyük bir fark var. Street action çalışmaları sırasında bunu daha net gördüm. Bir mesajı insanlara ulaştırmak için bazen uzun cümlelere ihtiyacınız olmayabilir. Bir görüntü, bir hareket veya yaratıcı bir fikir de insanları düşündürmeye yetebilir.
İngilizce konusunda kendime bir şans verdim
Projeye gelirken İngilizce konusunda en büyük korkularımdan biri hata yapmaktı. Ya yanlış söylersem? Ya karşımdaki kişi beni anlamazsa? Ya konuşacak kelime bulamazsam?
Sonra fark ettim ki bunların hepsi zaten oluyordu. Ve hiçbir şey kötüye gitmiyordu. Bir kelimeyi bilmiyorsam başka şekilde anlatıyordum. Cümleyi yanlış kurduysam düzeltiyordum. Bazen karşımdaki kişi de anlamıyordu ve tekrar anlatıyordum.
Bir süre sonra İngilizce konuşmak bir etkinlik olmaktan çıktı, günlük hayatın kendisine dönüştü. İlk defa bu kadar uzun süre İngilizce konuşmuş olmak benim için projenin en değerli kazanımlarından biri oldu.
Vedalaşırken asıl fark ettiğim şey
Dokuzuncu gün proje değerlendirmesi yapıldı ve Erasmus+ hakkında bilgilendirme aldık. Sonrasında artık herkesin kendi ülkesine dönme zamanı yaklaşmıştı.
İlginç olan şuydu: İlk gün “Bu insanlarla nasıl iletişim kuracağım?” diye düşünürken, son gün “Bu insanlarla tekrar ne zaman görüşeceğim?” diye düşünüyordum. Dokuz gün içerisinde bu kadar büyük bir değişimin yaşanabileceğini tahmin etmiyordum.
Benim için Common Grounds ne anlama geliyor?
Bu projeden sonra Erasmus+ benim için sadece yurt dışına çıkma fırsatı olmaktan çıktı. Bence Erasmus+; bilmediğiniz bir ortamda kendinize güvenmeyi, hata yapmaktan korkmadan iletişim kurmayı, farklı insanlarla aynı yaşam alanını paylaşmayı, kendi hikâyenizi anlatmayı, başkalarının hikâyelerini dinlemeyi ve bazen de kendiniz hakkında daha önce fark etmediğiniz şeyleri keşfetmeyi öğrenmek.
Common Grounds bana kişisel gelişim ve farkındalık açısından çok şey kattı. Yaratıcılığımı farklı şekillerde kullanabileceğimi gördüm. İngilizce konuşma konusunda kendime olan güvenim arttı.
Ama dokuz günün sonunda aklımda en çok kalan şey bir etkinlik, bir şehir veya bir fotoğraf olmadı. İnsanlar kaldı. Farklı ülkelerden gelip birkaç gün içerisinde hayatımın bir parçası olan insanlar.
Sanırım bir Erasmus+ projesini özel yapan da tam olarak bu. Gittiğiniz yerde yeni bir şeyler öğreniyorsunuz; ama dönerken yanınızda biraz da orada tanıştığınız insanlardan taşıyorsunuz.
Common Grounds Erasmus+ Proje Katılımcısı Yücel Kültür Vakfı Genç Sayfa Erasmus+ Deneyim Yazıları