Bir Erasmus+ Projesinden Daha Fazlası: Common Grounds Deneyimim
Common Grounds, benim için ilk Erasmus+ deneyimim olarak yalnızca başka bir ülkeye gitmekten ibaret değildi. Macaristan’da geçirdiğim dokuz gün boyunca farklı ülkelerden gençlerle aynı ortamı paylaştım, birlikte ürettim, İngilizce konuşma cesareti kazandım, yaratıcılığımı keşfettim ve farklı insanların arasında ortak bir zemin bulmanın ne demek olduğunu deneyimledim.

Bir Erasmus+ projesine ilk kez katılacak olsanız, aklınızdan neler geçerdi? Farklı ülkelerden insanlarla nasıl iletişim kuracağınızı, İngilizcenizin yeterli olup olmayacağını ya da aynı odayı hiç tanımadığınız biriyle paylaşmanın nasıl olacağını düşünürdünüz belki.
Benim için 27 Mayıs - 5 Haziran 2024 tarihleri arasında Macaristan’da gerçekleşen Common Grounds projesi biraz bunların hepsiydi. Ama projenin sonunda fark ettim ki, asıl mesele başka bir ülkeye gitmekten çok daha fazlasıymış.
Bu dokuz gün boyunca Romanya, İspanya, Litvanya, Estonya, Fransa, Macaristan ve Türkiye’den gençlerle aynı ortamı paylaştık. Birlikte ürettik, konuştuk, güldük, bazen anlaşmakta zorlandık ve en önemlisi birbirimizi tanıdık.
İlk gün: Acaba nasıl olacak?
Kalacağımız yere vardığımızda ilk yaptığımız şey tanışmak oldu. Bir halka oluşturduk ve sırayla birbirimizi tanımaya başladık. İlk anda herkes biraz mesafeliydi. Sonuçta farklı ülkelerden gelen ve daha önce hiç tanımadığımız insanlarla bir aradaydık.
Ama birkaç saat içinde o ilk çekingenlik azalmaya başladı. İkinci gün takımlarımız oluşturuldu ve proje boyunca dikkat etmemiz gereken değerler üzerine konuştuk. Akşam oynadığımız board games ise birbirimizi daha rahat tanımamıza yardımcı oldu.
O günlerde şunu fark etmeye başladım: Bir Erasmus+ projesinde arkadaşlık kurmak için aynı dili mükemmel konuşmanıza gerek yok. Bazen bir oyun, bazen bir kahkaha, bazen de yanlış söylenmiş bir kelime bile iletişim kurmak için yeterli olabiliyor.
Beni ben yapan ne?
Üçüncü gün benim için projenin en özel günlerinden biriydi. Yaratıcı yazma etkinlikleri yaptık. Nereden geldiğimizi anlatan ancak doğrudan ülkemizi söylemeyen cümleler yazdık. Daha sonra kendimizi ait hissettiğimiz bir şeyi çizdik veya farklı şekillerde ifade ettik.
Ardından bizi biz yapan hikâyelerden birini yazmamız istendi. Yazdığımız hikâyeleri küçük gruplar içerisinde paylaştık. Başta oldukça basit görünen bu etkinlik, başkalarının hikâyelerini dinledikçe farklı bir anlam kazandı.
Çünkü karşımızdaki kişinin hangi ülkeden geldiğinden çok, yaşadığı deneyimlerin onu nasıl şekillendirdiğini görmeye başladık. Birbirimizden farklıydık ama aynı zamanda düşündüğümüzden çok daha fazla ortak noktamız vardı.
Yaratıcılığın sınırlarını zorlamak
Dördüncü gün farklı istasyonlarda yaratıcılığa dayalı etkinlikler yaptık. Kitap sayfalarından seçtiğimiz kelimelerle hikâyeler oluşturmaya, rastgele çektiğimiz kelimelerle şiir yazmaya kadar birçok farklı çalışma gerçekleştirdik.
En güzel tarafı ise doğru veya yanlış cevap aranmamasıydı. Bazen ortaya çıkan şey çok anlamlıydı, bazen tamamen komikti. Ama önemli olan bir şey üretmek ve bunu başkalarıyla paylaşmaktı.
Akşam gerçekleşen kültürel gece ise farklı ülkeleri daha yakından tanımamızı sağladı. Yemekler, müzikler, gelenekler ve günlük yaşam üzerine konuştuk. O gece kültürlerarası öğrenme kavramının aslında ne kadar günlük ve doğal bir şey olduğunu deneyimledim.
Common Grounds’u gerçekten deneyimlemek
Beşinci gün projenin merkezindeki Common Grounds kavramı üzerine çalıştık. Aslında proje boyunca yaptığımız birçok etkinlik bizi bu noktaya hazırlıyormuş.
Farklı ülkelerden geliyoruz. Farklı diller konuşuyoruz. Farklı kültürlerde büyüyoruz. Ama aynı zamanda benzer şeyleri önemsiyoruz. Kendimizi ait hissetmek, anlaşılmak, arkadaşlık kurmak, üretmek, eğlenmek ve yeni şeyler öğrenmek gibi ortak ihtiyaçlarımız var.
Benim için common ground kavramı o gün sadece bir proje başlığı olmaktan çıktı. Yaşadığımız deneyimin kendisine dönüştü.
Bir günlüğüne turist değil, katılımcı
Altıncı gün boş günümüzdü ve Budapeşte’yi keşfettik. Şehri birlikte gezmek, farklı yerler görmek ve proje dışında sohbet etmek de deneyimin önemli bir parçasıydı.
Bence Erasmus+ projelerinin güzel taraflarından biri de tam olarak burada ortaya çıkıyor. Birlikte yapılan resmi etkinliklerin dışında, günlük hayatın içinde de birbirinizi tanımaya devam ediyorsunuz. Bir kafede otururken, yürürken veya şehirde bir yeri ararken bile yeni bir sohbet başlayabiliyor.
Sanatla mesaj vermek
Yedinci gün artivizm üzerine çalışmalar yaptık. Sanatın toplumsal konuları ifade etmek ve farkındalık yaratmak için nasıl kullanılabileceğini deneyimledik.
Sekizinci gün ise street actions gerçekleştirdik. Bu etkinlikler benim için özellikle ilgi çekiciydi. Çünkü öğrendiğimiz ve üzerinde konuştuğumuz konuları yalnızca bir etkinlik odasında bırakmak yerine dışarıya taşıma fırsatı bulduk.
Bir fikri konuşmak başka, onu yaratıcı bir şekilde ifade etmek ise bambaşka bir deneyimdi.
Asıl sürpriz: İngilizce
Benim için projenin en büyük kazanımlarından biri kesinlikle İngilizce oldu. İlk defa bu kadar uzun süre boyunca günlük hayatımın tamamına yakınında İngilizce kullandım.
Sabah kahvaltısında, etkinliklerde, akşam sohbetlerinde, şehir gezilerinde İngilizce konuşmak zorunda kaldığınızda bir süre sonra düşünmeden konuşmaya başlıyorsunuz. Elbette her zaman kolay değildi. Bazen kelime bulamadım, bazen yanlış anladım, bazen anlatmak istediğimi tam anlatamadım.
Ama tam da bunlar sayesinde İngilizce konuşma konusunda kendime daha fazla güvenmeye başladım. Bu deneyim bana önemli bir şey öğretti: İletişim kurmak için kusursuz İngilizceye değil, iletişim kurma cesaretine ihtiyacınız var.
Aynı odayı paylaşmak
Proje boyunca farklı ülkelerden insanlarla aynı yerde yaşadık ve bir odayı paylaştık. Bu, dışarıdan bakıldığında küçük bir detay gibi görünebilir ama aslında kültürlerarası öğrenmenin en gerçek hâllerinden biriydi.
Herkesin farklı alışkanlıkları vardı. Farklı saatlerde uyuyor, farklı şekilde iletişim kuruyor ve günlük yaşamı farklı deneyimliyorduk. Bazen bu farklılıklar kolay değildi. Ama bunların hepsi bize iletişim kurmayı, birbirimizi anlamayı ve ortak çözümler bulmayı öğretti.
Başladığımız yerden çok daha farklı bir yerdeydik
Son gün proje değerlendirmesini yaptık ve Erasmus+ hakkında daha fazla bilgi edindik. İlk gün tanışırken birbirimize sorduğumuz basit soruların yerini artık birlikte yaşadığımız anılar almıştı.
Birlikte yazdığımız hikâyeler, oynadığımız oyunlar, yaptığımız etkinlikler, Budapeşte gezisi, kültürel gece ve uzun sohbetler... Hepsi dokuz günlük deneyimin parçaları hâline gelmişti.
Vedalaşırken fark ettiğim şey ise şuydu: Projeye giderken yalnızca yeni bir ülke ve yeni insanlar tanıyacağımı düşünmüştüm. Dönerken ise kendim hakkında da yeni şeyler öğrenmiştim.
Dokuz günün bana bıraktıkları
Common Grounds bana kişisel gelişim, kişisel farkındalık ve yaratıcılık açısından çok şey kattı. Farklı kültürlerden insanlarla aynı ortamda yaşamak, bir odayı paylaşmak, ortak etkinlikler yapmak ve İngilizce sosyalleşmek benim için daha önce deneyimlemediğim bir süreçti.
İngilizcemin geliştiğini özellikle hissediyorum. İlk defa bu kadar uzun süre İngilizce konuştum ve bunun hem zorlayıcı hem de geliştirici taraflarını deneyimledim. Projenin dokuz günlük süresini de oldukça ideal buldum. Yoğun bir program olmasına rağmen hem öğrenmeye hem sosyalleşmeye hem de şehri keşfetmeye zamanımız oldu.
Bugün geriye dönüp baktığımda, bu projeyi yalnızca Macaristan’da geçirdiğim dokuz gün olarak tanımlayamıyorum. Benim için bu proje; yeni insanlarla tanışmak, farklılıklarla birlikte yaşamayı öğrenmek, İngilizce konuşma cesareti kazanmak, yaratıcılığımı keşfetmek ve belki de en önemlisi, farklı insanların arasında ortak bir zemin bulabilmek demekti.
Common Grounds Erasmus+ Proje Katılımcısı Yücel Kültür Vakfı Genç Sayfa Erasmus+ Deneyim Yazıları