İnsanoğlu yüzyıllardır özgürlüğü hep dışarıda, ayak basabileceği geniş topraklarda, sınırların ötesinde ya da zincirlerin kırılmasında aradı. Oysa en korunaklı hapishanelerin tuğlalardan değil, düşüncelerden örüldüğünü çoğunlukla gözden kaçırdık. Fiziksel olarak dünyanın en uç noktasına seyahat edebilen, hiçbir yasal kısıtlaması olmayan bir insan, kendi zihninin yarattığı korkuların, toplumsal onaylanma arzularının ve geçmişin yüklerinin gölgesinde tam bir tutsak gibi yaşayabilir. Ancak dış dünyanın tüm gürültüsüne ve kısıtlamalarına rağmen kendi iç dünyasında kimsenin dokunamayacağı bir sığınak yaratabilmiş olanlar, gerçek hürriyeti tadanlardır. Çünkü asıl özgürlük, zihnimizin kendi kendine koyduğu görünmez sınırları fark edip onları tek tek aşabilme cesaretidir.
Özgürlüğü hep bir hafifleme, zincirlerden kurtulup göğe yükselme hissiyle özdeşleştiririz. Oysa her seçim, arkasında bir vazgeçiş bırakır. Yol ayrımlarında durduğumuzda hissettiğimiz o hafif baş dönmesi, tam da Sartre'ın bahsettiği mahkûmiyettir. Bir yön seçeriz ve o andan itibaren o yolun tüm taşları, tüm çukurları bizim sorumluluğumuz hâline gelir. İnsan, kendi hayatının trajedisini de zaferini de kendi elleriyle yazmak zorunda olduğunu anladığında, özgürlüğün taşınması gereken en ağır ve en dürüst yük olduğunu fark eder.
Sartre'ın 20. yüzyılın ortasında varoluşsal bir sancı olarak tanımladığı seçim hürriyeti, bugün cebimizde taşıdığımız akıllı ekranlarda saniyede onlarca kez tıkladığımız birer bildirime ve kaydırmaya dönüştü. Dijital çağ, modern insana tarihin hiçbir döneminde görülmemiş bir ihtimaller havuzu sundu: İzlenecek binlerce film, takip edilecek sonsuz kariyer rotası, taklit edilebilecek sayısız ideal yaşam şablonu...
Ancak bu illüzyonist özgürlük, Sartre'ın bahsettiği o ağır mahkûmiyeti hafifletmedi ve görünmez bir felce dönüştürdü. Ekran karşısında saatlerce kaydırma yapıp hiçbir videoyu sonuna kadar izleyemeyen ya da profilini sürekli olarak başkalarının onayına göre yeniden inşa eden modern insan, aslında özgürlüğün getirdiği sorumluluktan kaçmaya çalışıyor. Bir algoritmanın bizi bizden daha iyi tanıyan yönlendirmelerine teslim olmak, keşfet sayfasının sunduğu yapay patikalarda kaybolmak, tam da Sartre'ın işaret ettiği konforlu kötü niyet mekanizmasıdır. Çünkü kendi özgün eylemini seçmek ve o seçimin getirdiği varoluşsal ağırlığı göğüslemek yerine algoritmanın bizim adımıza seçtiği hayatı yaşamak, olası bir mutsuzluğun faturasını sistemin üzerine yıkmanın en kolay yoludur. Dijital çağın modern trajedisi de tam burada başlar: Seçenekler denizinde boğulurken aslında kendi irademizin kıyısına bile yanaşamayacak kadar tutsak kalırız.
Merve Tosun
Yücel Kültür Vakfı
Gönüllü Yazar