“Biz Bir Aileyiz” Söyleminden Mobbing Tartışmasına
Herhangi bir iş yerinde çalışma deneyimi elde eden kişilerin görmezden gelinemeyecek çoğunluğunda iş yerine karşı olumsuz duygular gelişmesi, “Pazartesi Sendromu” kavramını ortaya çıkaracak kadar yaygınlaşmış durumda. Kişinin iş yerini sevmemesi neredeyse çalışan olmanın doğası haline gelmiş gibi görünüyor. Ancak bu durumu ifade etme biçimi kuşaklara göre belirgin şekilde değişiyor. Önceki nesiller yaşadıkları zorlukları çoğu zaman “ekmek teknesi”, “biz burada bir aileyiz” ya da “aynı gemideyiz” gibi daha duygusal ve kapsayıcı ifadelerle anlamlandırarak meşrulaştırma eğilimindeydi. Bugün ise yeni nesil çalışanların, iş yerini tanımlarken daha mesafeli, hatta zaman zaman daha sert bir dil kullandıkları görülüyor. İş yeri artık çoğu zaman aidiyet kurulan bir alan olarak değil, sınır çizilmesi gereken bir kurum olarak konumlandırılıyor.
İş yerinde yaşanan her olumsuz deneyim, yalnızca yoğun çalışma temposu ya da zor yöneticilerle açıklanamaz. Bazı durumlarda çalışanların karşılaştığı davranışlar, basit bir iş stresi ya da disiplin anlayışının ötesine geçer. Sürekli eleştirilme, görmezden gelinme, küçük düşürülme ya da sistematik şekilde değersizleştirilme gibi davranışlar zamanla çalışan üzerinde ciddi bir psikolojik baskı oluşturabilir. İşte bu tür sistematik ve süreklilik gösteren psikolojik baskı davranışları literatürde ‘mobbing’ olarak adlandırılmaktadır.
Mobbing kelimesi İngilizce kökenli olup, bir grubun ortak bir hedefe yönelik saldırgan davranışını ifade eden “mob” kelimesinden türemiştir. Kavram ilk ortaya çıktığında zayıf hayvanların kendilerinden daha güçlü bir rakibe karşı birlikte saldırmasını tanımlamak için kullanılmıştır. Zamanla kavram önce okullardaki zorbalık davranışlarını, daha sonra ise iş ortamlarında görülen psikolojik taciz davranışlarını tanımlamak için kullanılmaya başlanmıştır.
İş yerindeki psikolojik tacize yönelik çalışmalar 1970’li yıllara dayanmaktadır. Literatürdeki ilk araştırmacılardan olan Heinz Leymann, iletişimin engellenmesi, sosyal ilişkilerin kesilmesi, kişinin itibarının zedelenmesi, mesleki konumunun zayıflatılması ve fiziksel ya da psikolojik sağlığın hedef alınması gibi davranışların uzun süre boyunca sistematik şekilde tekrarlanmasının çalışan üzerinde ciddi bir yıpranmaya yol açtığını belirtmiş ve bu durumu mobbing olarak tanımlamıştır.
Mobbinge maruz kalan bireyler yalnızca iş hayatında değil, ruhsal ve fiziksel sağlıklarında da çeşitli sorunlar yaşayabilmektedir. Sinir bozuklukları, depresyon, panik atak ve yoğun içsel huzursuzluk gibi psikolojik zorlanmaların yanı sıra uykusuzluk, hafıza problemleri, sindirim sistemi rahatsızlıkları, gastrit ve bağışıklık sisteminin zayıflaması gibi fiziksel sorunlar da ortaya çıkabilmektedir. Zamanla tükenmişlik yaşayan birey işini sürdüremeyecek hale gelebilir ve bu durum ekonomik sorunları da beraberinde getirebilir.
Günümüzde yargı sistemi, mobbing iddialarının değerlendirilmesinde işçiyi koruyan “yaklaşık ispat” ilkesine yönelmektedir. Bu ilkeye göre kesin ve doğrudan delillerin bulunması zor olsa bile güçlü emareler mobbingin varlığı için kanıt olarak kabul edilebilmektedir. Nitekim 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu’nun 417. maddesi de işverenin çalışanı psikolojik tacize karşı koruma yükümlülüğünü düzenlemekte ve mobbing davranışlarını çalışanların kişilik haklarına yönelik bir saldırı olarak değerlendirmektedir.
Günümüzde ulaşılan psikolojik ve hukuki farkındalıklar sonucunda iş yerinde yaşanan psikolojik baskı artık görmezden gelinen bireysel bir sorun olmaktan çıkıp daha görünür bir toplumsal mesele haline gelmiştir. Ancak burada dikkat çeken nokta yalnızca mobbing vakalarının varlığı değil, bu durumun kuşaklar tarafından nasıl yorumlandığıdır. Önceki nesiller çoğu zaman iş yerini ‘ekmek teknesi’ olarak görüp yaşadıkları zorlukları kabullenme ve tolere etme eğilimindeyken, yeni nesil çalışanlar aynı deneyimleri daha eleştirel bir dille ifade etmekte ve sınır koyma konusunda daha görünür bir tavır sergilemektedir. Bu nedenle bugün iş hayatında yaşanan tartışma yalnızca çalışma koşullarına değil, aynı zamanda çalışma kültürünün ve çalışanların beklentilerinin dönüşümüne işaret etmektedir. Belki de değişen şey çalışanların dayanıklılığı değil; artık bazı davranışların iş hayatının doğal bir parçası olarak kabul edilmemesi gerektiğine dair gelişen ortak farkındalıktır.
Meryem Sarıyar
Yücel Kültür Vakfı
Gönüllü Yazar
